5 Haziran 2012 Salı

GELİN BİRLİK OLALIM


GELİN BİRLİK OLALIM
Dünyanın barışa, dostluğa ve kardeşliğe belki de en çok ihtiyaç duyduğu dönemlerden birini yaşamaktayız. 20. yüzyıla damgasını vuran çatışmalar ve gerilimler, yeni yüzyılda da tüm hızıyla devam ediyor. Dünyanın dört bir yanında masum insanlar bu çatışma ve gerilimlerden dolayı acı çekiyor.
Dayanışmanın ve yardımlaşmanın güçlenmesine duyulan acil ihtiyaca rağmen, bazı çevrelerin halen çatışmayı -özellikle de dünyanın iki büyük ve köklü medeniyeti arasında çatışmayı- körüklüyor olmaları, üzerinde durulması gereken önemli bir sorundur. Bu kişilerin talep ettiği gibi bir medeniyetler çatışması yaşanmasının tüm insanlık için büyük bir felakete neden olacağı ise açıktır. Böyle bir felaketin engellenmesinin en önemli yollarından biri, medeniyetler arasında diyaloğun ve iş birliğinin güçlendirilmesinden geçmektedir. Üstelik bu hiç de zor değildir. Çünkü İslam ve Batı dünyası arasında, bazılarının iddia ettiği gibi derin farklılıklar yoktur. Tam tersine -bu kitapta delilleri ile ortaya koyacağımız üzere- İslam medeniyeti ve Batı medeniyetinin temelini oluşturan Yahudi-Hıristiyan kültürü arasında pek çok ortak yön bulunmaktadır. Bu ortak yönler temel alınarak, dünyadaki sorunlara el birliği ile çözüm bulmak hiç de zor olmayacaktır... devamı >>

Ermeni soykırımı masalı ve Türk-Ermeni dostluğu

Osmanlılar Tarafından "Millet-i Sıdıka" ünvanına layık görülen Ermeniler, Türklerle Yüzyıllar Boyunca Dostluk İçinde Yaşamışlardır
 
Geçtiğimiz ay, ABD Temsilciler Meclisi'nde onaylanması çizgiden dönen, sözde Ermeni soykırımı karar tasarısı tartışmalarıyla geçti. Bu kısa dönem içinde Türk ve Ermeni milletlerinin ilişkilerini konu alan çok sayıda yazı yazıldı, tartışmalar yapıldı ve türlü tezler önü sürüldü. Her biri derin bir araştırma konusu olan bu tartışmaların dönüp dolaşıp geldiği nokta ise hep aynı oldu: "Ermeniler asırlar boyunca, önce Selçuklu daha sonra da Osmanlı'nın adil yönetimi altında çok büyük bir hoşgörü ve huzur ortamında yaşamışlardır."
 
Bu gerçek yüzyıllardır Türk-Ermeni ilişkilerini araştıran tarihçilerce-hatta Ermeni tarihçilerin büyük bir bölümü tarafından da- tasdik edilmektedir. Gerçekten de Osmanlı yönetimi farklı dillerde konuşan, farklı dini görüşleri olan ve farklı etnik kökenlere sahip çok sayıda milleti asırlar boyunca hoşgörü içinde yönetmeyi başarmış çok güçlü bir devletti. Zaten dört kıtada kurduğu güçlü imparatorluğun temelinde de İslam ahlakının getirdiği bu büyük hoşgörü, adaletli ve barışçıl tutum yatıyordu. Peki yıllardır Türkiye'nin önüne farklı vesilelerle getirilmeye çalışılan bu sözde soykırım konusunun aslı neydi? Asırlar boyunca barış içinde ve kardeşçe yaşayan Türk-Ermeni halkları arasında nasıl bir ilişki vardı? Ne olmuştu da Osmanlı yönetimi tarafından "millet-i sıdıka" ünvanına layık görülen Ermeni toplulukları sadakatları sorgulanan bir halk haline gelmişti?
 
Ortaya atılan iddiaları anlayabilmek ve sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için Ermenilerle Türklerin ortak tarihlerini incelemek gerekir. Çünkü bu iki kardeş halkın tarihlerinin kesiştiği noktadan günümüze uzanan bin yıllık dönemin incelenmesi, iddiaların cevabını da kendiliğinden ortaya koymaktadır.
 
 
Ermenilerle Türklerin tarihlerinin kesiştiği nokta
 
Türkiye içinde bulunduğu jeopolitik ve jeostratejik konum dolayısıyla tüm dünyanın dikkatini çeken bir ülkedir. Asya ve Avrupa kıtaları arasında bir köprüdür, Karadeniz'i Akdeniz'e bağlayan boğazlara sahiptir, Ortaasya, Ortadoğu ve Kafkasya'daki doğal enerji kaynaklarının kesiştiği bir noktadadır. Geçmişte Osmanlı İmparatorluğu, günümüzde ise Türkiye Cumhuriyeti bu kritik konumu nedeniyle çeşitli ülkelerin ilgi alanı olmuş, plan ve entrikaların hedefi haline gelmiştir. Türkiye üzerindeki planlarını uygulamak isteyen ülkeler, bu hedeflerine ulaşmak için türlü yollara başvurmuşlardır. Osmanlı imparatorluğu içinde huzur içinde yaşayan azınlıkları yönetim aleyhinde kışkırtmış, kendi hedeflerini gerçekleştirmek için onları kullanmışlardır. Ermeniler de bu halklardan biridir. Özellikle de Rusya ve İngiltere Ermenileri kendi hedefleri uğrunda bir piyon gibi kullanmışlardır.
 
Ancak asırlardır süregelen Türk-Ermeni ilişkilerini, sadece 1. Dünya Savaşı yıllarındaki kısa dönem çerçevesinde değerlendirmek çok sağlıklı olmaz. Çünkü Ermenilerle Türklerin dostlukları bin yıl öncesine kadar uzanmaktadır.
 
Bugün Ermenilerin öne sürdükleri sözde soykırım senaryosunun temeli Doğu Anadolu topraklarının Ermeni anayurdu olduğu iddiasına dayanmaktadır. Buna senaryoya göre Türkler, Selçuklular ve Osmanlılar ile başlayarak Ermeni topraklarını işgal etmişler ve her zaman zulmetmişlerdir. Hatta bu zulüm hala devam etmektedir. Ancak Türk-Ermeni ortak tarihini incelemek bu iddiaların tamamen asılsız olduğunu delilleriyle ortaya koymaktadır. Üstelik Ermeni halkının da 1. Dünya Savaşı'na kadar böyle bir iddiası olmamıştır. Öncelikle, Doğu Anadolu topraklarının Ermeni anayurdu olduğu iddiası tarihi gerçekleri yansıtmamaktadır. Ermenilerin bir zamanlar toplu olarak oturdukları bölge tarihin kaydettiği dönemlerde MÖ 521'den 344'e kadar bir Pers vilâyeti, 344'den 215'e kadar Makedonya İmparatorluğunun bir parçası, daha sonra sırasıyla Selefkitlere tâbi bir vilâyet, Roma İmparatorluğu ile Partlar arasında sık sık el değiştiren bir bölge, Sasani vilâyeti, daha sonra da bir Bizans vilâyeti olmuştur. Bu toprakların 7. yüzyıl sonlarından itibaren sahibi Emevilerdir. Onlardan sonra 10. yüzyıl sonlarına kadar Abbasilerin elinde kalmış, 10. yüzyılın sonlarına doğru Anadolu'nun tamamına Bizans İmparatorluğu yeniden hakim olmuştur. 10, yüzyıldan itibaren de bölgeye Türkler gelmişlerdir. Ermeniler çok eski tarihlerden beri bölgede varlığı devam eden, medeni ve kadim bir millettir. Ancak tarih boyunca çeşitli egemenlikler altında yaşamış, hiçbir zaman bağımsız ve sürekli bir devlete sahip olamamışlardır. Dolayısıyla Doğu Anadolu'nun bir Ermeni anayurdu olduğu iddiası gerçeklerle örtüşmemektedir. Bu husus Ermeni tarihçi Kevork Aslan'ın şu sözleriyle de doğrulanmaktadır:
 
"Ermeniler derebeylikler halinde yaşamışlardır. Birbirlerine vatan hisleriyle bağlı değildirler. Aralarında siyasi bağlar yoktur. Yalnızca yaşadıkları derebeyliklere bağlıdırlar. Vatanseverlikleri de bu nedenle bölgeseldir. Birbirleriyle bağlarını siyasi ilişkiler değil, dilleri ve dinleri oluşturur." 1
 
Ermeniler en büyük zulmü Bizans İmparatorluğunun yönetimi altında yaşarken görmüşlerdir. Bu konu ile tarihçiler tarafından da sıkça dile getirilmiştir. Ünlü Ermeni tarihçisi ve aynı zamanda Urfalı olan Mateos halkın buralardan sürüldüğünü, evlerinden zorla çıkarıldıklarını ifade etmektedir. Mateos "İki yıl sonra (993-994) büyük Roma dükü, büyük bir ordu ile beraber Ermenilere karşı yürüdü, Hristiyanların üzerine atılıp onları kılıçtan geçirdi ve esaret altına aldı. O, zehirli bir yılan gibi her yere ölüm götürdü ve böylelikle, dinsiz milletlerin yerini tutmuş oldu" sözleriyle Bizanslıların Ermeni halkına karşı uyguladığı şiddeti dile getirmiştir.
 
10. yüzyıl Bizans yönetiminde iç karışıklıkların yaşandığı ve istikrarın bozulduğu bir dönemdir. İşte bu karışık dönem içinde Selçuklular Anadolu topraklarına girmişlerdir. 26 Ağustos 1071 tarihinde, Malazgirt yakınında, Van Gölü'ne yakın bir yerde Bizans İmparatorunun ordusunu bozguna uğratan Alparslan sayesinde Türkler Anadolu'ya adım atmış ve Ermenilerin çok büyük sevinç gösterileriyle karşılanmıştır. Tarihçi Mateos Selçukluların Ermenilere karşı tavrını "Melikşah'ın kalbi Hıristiyanlara karşı şefkat ve iyilikle doluydu. İsa'nın evlatlarına çok iyi davrandı. Ermeni halkına refah, barış ve mutluluk getirdi" sözleriyle ifade eder.2 Mateos, Sultan Kılıç Aslan'ın ölümünden sonra ise şunları yazmıştır:
"Kılıç Aslan'ın ölümü Hıristiyanları yasa boğmuştur. Zira bu Sultan yüksek karaterli ve hayırsever bir insandı."
 
Yukarıdaki ifadelerden de açıkça anlaşıldığı gibi Selçuklu Türkleri, Ermenilere çok büyük bir hoşgörü göstermiş, onların dinlerini, törelerini ve sosyal yaşantılarını korumalarını sağlamıştır. Bu anlayış, Anadolu Selçukluları döneminde de devam etmiştir. Ermeni tarihçi Asoghik'in "Ermeniler, Bizans'a olan düşmanlıkları nedeniyle, Türklerin Anadolu'ya gelmesine sevinmişler, hatta Türklere yardım etmişlerdir" şeklindeki sözleri bu gerçeği doğrulamaktadır.
 
Selçukluların ilerlediği topraklar, üzerinde diğer kavimlerin yanı sıra Ermenilerin de yaşadıkları Bizans topraklarıdır. Yani Selçuklular herhangi bir Ermeni devletine ya da prensliğine karşı savaşmamış, onların topraklarını ele geçirmemiş, karşılarında düşman olarak sadece Bizanslıları görmüşlerdir. Bunun dışında öne sürülecek her türlü iddia tarihi gerçekler karşısında yaşayamayacaktır. Üstelik tarih, Ermenilerin Bizans zulmüne karşı Selçukluların yanında yer aldıklarını, onlara yardım ettiklerini ortaya koymaktadır. Ortada Türk-Ermeni çatışması değil, asırlar sürecek olan bir kardeşlik yolunda atılan ilk adımlar vardır.
 
Ermeniler Osmanlı Topraklarında Aradıkları Hoşgörüyü, Güvenliği ve Barışı Bulmuşlardır
 
Ermeniler, Osmanlı Devleti'nin ilk kuruluş yıllarında bazı küçük devlet ve beyliklere bağlı bir şekilde hayatlarını devam ettirmişlerdir. Osmanlılarla ilk ilişkileri ise Osman Gazi döneminde başlamıştır. Osman Gazi 1324 yılında Bursa'yı merkez yaptıktan sonra, Kütahya'da yaşayan Ermenileri ve ruhani reislerini buraya nakletmiştir. Bu güçlü ilişki Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerine kadar hiçbir kesintiye uğramadan devam etmiştir. Özellikle de Fatih Sultan Mehmet'in 1453 yılında İstanbul'u almasıyla başlayan dönem, Ermeniler için adeta bir altın çağ olmuştur.
 
Fatih Sultan Mehmet kendi talebi ile Ermenilerin Bursa'daki ruhani reisi Hovakim'i İstanbul'a getirtmiş, Rum Patrikliği'nin yanında, bir de Ermeni Patrikliği'ni 1461'de kurdurmuştur. Patrik, padişahın fermanıyla Ermeni cemaatinin lideri ilan edilmiş ve Ermeniler tamamen onun yönetimine bırakılmıştır. Bu dönemden sonra çeşitli ülkelerden İstanbul'a büyük bir Ermeni göçü yaşanmış, İstanbul'da güçlü bir Ermeni topluluğu oluşmuştur. Yavuz Sultan Selim'in Güney Kafkasya ve Doğu Anadolu'yu fethetmesiyle birlikte, buradaki Ermeniler de İstanbul'daki cemaatin bünyesine dahil olmuş, İstanbul Patrikliği'ne bağlanmışlardır. Osmanlı yönetimi boyunca Ermeniler dinsel, siyasal, ekonomik ve kültürel açıdan çok büyük bir özgürlük yaşamışlardır.
 
Bu büyük hoşgörü ve iyi niyet Fatih Sultan Mehmet'ten sonra da devam etmiştir. Diğer gayrimüslim toplulukların olduğu gibi, Ermenilerin de dini ve toplumsal işlerine kesinlikle karışılmamıştır. Ermeniler gerek yönetimde, gerek sanat alanında, gerekse ticari hayatta çok önemli bir yer edinmişler ve toplumun en müreffeh sınıfı haline gelmişlerdir. Osmanlı Devleti'ne sadakatleri, güvenilir olmaları, iyi niyetli tavırları, Türk adetlerini benimsemeleri, hatta iyi Türkçe konuşmaları, Ermenilerin devlete ait resmi veya özel işlere atanmalarına sebep olmuştur.
Ermenilerin Osmanlı yönetiminden memnuniyetleri geçtiğimiz yıl, yani Osmanlı'nın 700. kuruluş yılında, İstanbul Ermeni Patrikhanesi 538. doğum günü kutlanırken de çeşitli şekillerde ifade edilmiştir. Türkiye Ermenilerinin 84. Patriği II. Mesrob bu törenler çerçevesinde 22 Mayıs 1999 tarihinde yapılan bir törende duygularını şu şekilde ifade etmişti:
 
"… Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethinden sekiz yıl sonra, 1461'de Batı Anadolu'daki Ermeni Episkoposluğunu çıkardığı bir fermanla İstanbul Patrikliği'ne dönüştürmesi Fatih'in ve Osmanlı Sultanlarının gelecek vizyonu ve diğer dinlere gösterdiği hoşgörünün çok açık bir örneğidir. Tarihte bir dine mensup bir hükümdarın başka bir dinin üyeleri için ruhani riyaset makamı tesis etmesi, ne Fatih'ten önce, ne de sonra görüldü… Yeni bir binyıla girerken dünyada yaşanan gerginlikleri, özellikle yakın çevremizdeki savaş ortamını gözönünde bulunduracak olursak, 538 yıl önce gerçekleşen bu olayın değerini, dinler ve kültürler arası hoşgörünün önemini, sanıyorum daha iyi kavrayabiliriz…"
Patrik II. Mesrob'un bu sözleri aslında Türk-Ermeni ilişkilerinin gerçek boyutunu da gözler önüne sermesi bakımından çok önemlidir. Çünkü gerçekten de Osmanlı hoşgörüsü dünyada eşi benzeri olmayan, çağlar üstü bir yaklaşımı ifade etmektedir.
 
Ermeni sorunu Rusya ve İngiltere'nin tahrik ve vaatleriyle ortaya çıkmıştır
 
Selçuklu ve Osmanlı yönetiminin Ermenilere karşı hoşgörülü tutumunu dikkatle inceleyen bir kişi, bugün oluşan gerilim karşısında doğal olarak şaşkınlığa düşer. Gerçekte ise bu gerilim yazının başlarında da ifade ettiğimiz gibi kimi ülkelerin bilinçli kışkırtmaları ve sahte vaatleri sonucunda ortaya çıkmış, zaman içinde gelişmiş ve bugünkü halini almıştır.
 
Gerçekte Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanma süreci, imparatorluk içindeki azınlıkların rahatsızlıklarından değil, Fransız Devrimi'nin doğurduğu bağımsızlıkçı ideolojilerden kaynaklanmıştır. Bir başka deyişle Osmanlı azınlık isyanlarının hepsi temelde "dış kaynaklı"dır. Bu isyanların sonuncusu sayılabilecek olan Ermeni bağımsızlık hareketleri de bu kuralı teyid eder.
 
Ermeni Sorununun ilk ortaya çıkışı Osmanlı devletinin zayıflamasıyla aynı tarihlere rastlar. 1877-1878 yıllarındaki Rus harbini Osmanlı'nın kaybetmesinin ardından, Trabzon'a kadar olan bölge Rusya'nın yönetimine geçmiştir. O döneme kadar Osmanlı tebaası olan ve huzur içinde hayatlarını devam ettiren Ermeniler, bağımsız bir devlet kurma vaatleriyle kışkırtılmış ve Rus askerleriyle işbirliğine girip, Türklere karşı savaşmışlardır. Dolayısıyla bu dönemden sonra Rus-Ermeni ilişkileri, Türk-Ermeni ilişkileri üzerinde belirleyici bir rol oynamıştır.
 
Osmanlı Devleti'nin zayıflaması dışarıdan yapılan müdahaleleri de artırmıştır. Osmanlı topraklarını kendi aralarında paylaşma niyetinde olan İngiltere, Fransa gibi ülkeler, imparatorluk içine soktukları provokatörler vasıtasıyla Ermenileri Osmanlı yönetimine karşı kışkırtmaya çabalamışlardır. Bu çabalar zaman içinde sonuç vermiş, oluşturan teşkilat ve komiteler, Ermeni cemaatini Osmanlı'nın Müslüman tebasına karşı tahrik etmiştir. Çıkarılan isyan hareketlerinde iki toplum da çok fazla kayıp vermiş, iki kardeş halk birbiriyle savaşır hale gelmiştir.
 
Ancak sorun 1. Dünya savaşı sırasında Ermenilerin düşman tarafında yer almalarıyla daha da kalıcı hale gelmiştir. Yıllar boyunca Türklerle aynı cephede yer alan Ermeniler, İtilaf Devletleri'nin tahrik ve vaatleriyle yıllarca huzur içinde yaşadıkları Osmanlı topraklarını düşmanla birlik olup, yağmalamaya girişmişlerdir. Bu girişimlerde Rusya çok önemli bir rol oynamıştır. Çünkü dönemin Çarlık Rusyası Osmanlı Devleti'nin topraklarını kendine genişleme alanı olarak görmüş ve Osmanlı Hıristiyan cemaatini kendi himayesi altına almayı hedeflemiştir. Bu amaçla da gerek Balkanlardan gerekse Kafkaslardan Osmanlı topraklarına girmeye çalışmıştır. İngiltere'de aynı şekilde Doğu Anadolu topraklarının kendi kontrolünde kalmasını istemiştir.
 
Rusya ve İngiltere'nin Doğu Anadolu'daki çıkarları Ermeni toplumunun Osmanlılara karşı kullanılması üzerine kuruluydu. Bu gerçek şu ana kadar pekçok Batılı ve Ermeni tarihçi tarafından da dile getirilmiştir. Ancak Osmanlı yönetiminden hiçbir şikayeti olmayan ve barış içinde yaşayan halk üzerinde bu girişimler ilk başlarda etkili olmamış, kurulan teşkilatları büyük bölümü zaman içinde yokolup gitmiştir. Osmanlı toprakları içinde başarılı olamayınca, bu kez farklı ülkelerde Ermenistan hayalini gerçekleştirmek için teşkilatlar kurulmuştur. Bu komiteler dışarıdan aldıkları destekle halkın büyük bölümü üzerinde etkili olmayı başarmışlardır. Ermeni propagandasının bugünkü önde gelen kişilerinden Louise Nalbantyan kurulan bu komitelerin amacını"Ermeni halkının duygularını harekete geçirmek için tahrik ve teröre ihtiyaç vardı. Halk, düşmanlarına karşı kışkırtılacak ve aynı düşmanın misilleme faaliyetinde yararlanılacaktı… Komite, Osmanlı hükümetini terörize etmeyi amaçlıyordu" şeklinde tanımlıyordu. 3 Yani Anadolu'da isyanlar çıkartmak için yabancı devletler tarafından kışkırtılan Ermeniler kendilerine yöntem olarak "terörü" seçmişlerdi. Bu komitelerin kurulmasını takip eden yıllarda Anadolu'nun dört bir yanında isyanlar çıkartılmıştır. İsyanlarda pekçok masum insan hayatını kaybetmiş, bu isyanlar nedeniyle Anadolu topraklarında gerçek manada bir huzur sağlanamamıştır.
 
1. Dünya Savaşı'nın başlaması Ermeni isyancılar tarafından büyük bir fırsat olarak görülmüştür. Savaş başlamadan önce Osmanlı Devleti'nin yanında yer alacakları vaadinde bulunan Ermeniler, kısa süre sonra bu vaadlerinden dönmüşlerdir. Rus devletinin saflarında yer almış, Osmanlı'ya karşı savaşmışlardır. Taşnak komitesinin örgütüne verdiği şu talimat Ermenilerin savaş sırasındaki politikalarını çok iyi ifade etmektedir:
 
"Ruslar sınırı geçtiklerinde ve Osmanlı orduları geri çekilmeye başladıklarında her yerde isyanlar çıkarılmalı, Osmanlı orduları bu suretler iki ateş arasına alınmalıdır. Osmanlı ordularının ilerlemesi halinde ise Ermeni askerler silahlarıyla birlikte kıtalarını terk edecek ve çeteler teşkil edip, Ruslarla birleşeceklerdir." 4
 
Savaş başladığında tüm bu talimatlar uygulamaya geçmiş, Osmanlı ordusuna ve sivil Müslüman ahaliye karşı türlü saldırılar gerçekleştirilmiştir. Sadece Türkler hedef alınmamış, Rumlar, Museviler ve bu politikayı desteklemeyen Ermenilere karşı dahi saldırılar düzenlenmiştir.
 
Bu sırada Osmanlı devleti İngiliz ve Fransız ordularıyla türlü cephelerde savaşmaktaydı. İsyanların devam etmesi ve Anadolu'nun giderek daha da karışması üzerine Osmanlı hükümeti önce Ermeni Patriği, mebusları ve önde gelenlerini çağırarak Ermenilerin Müslümanları katletmeye devam etmeleri halinde gerekli önlemleri alacağını bildirmekle yetinmiştir. Ancak bu barışçıl tavır bir sonuç vermeyince 24 Nisan 1915'de Osmanlı devleti isyanları örgütleyen tüm Ermeni komitelerini kapatmış ve yöneticilerinden 235 kişiyi devlet aleyhinde faaliyette bulunmak suçundan tutuklatmıştır. Bu kararla Osmanlı hükümeti benzer tehlikelerle karşılaşan tüm ülkelerin almakta tereddüt göstermeyeceği bir önleme başvurmuştur. Pek çok cephede devam eden savaşta başarılı olmanın ancak içte huzurun ve birliğin sağlanmasıyla mümkün olacağı açıktır.. Bu nedenle de savaş bölgeleri yakınlarındaki Ermenileri daha güneydeki Osmanlı topraklarına, Suriye'ye tehcir etmiştir. 5
 
Bu tehcir (göç ettirme), bir soykırım ya da bir katliam değil, güvenlik nedeniyle bir grubun başka bir toprakta ikamete mecbur edilmesi yönünde alınmış bir tedbirdir. Düşmanla işbirliği yapan ve ülkenin birliğine zarar veren bir topluluğun zararlı faaliyetlerinin engellenmesi amacıyla alınmış son derece akılcı bir karardır. Kaldı ki Osmanlı devleti bu tehcir esnasında Ermenilerin mağdur kalmamaları için türlü tedbirler almıştır. Osmanlı Bakanlar Kurulu'nun 30 Mayıs 1915 tarihli kararı Osmanlı yönetiminin bu konudaki adaletini gözler önüne sermektedir. Bu kararda, Ermeniler canlarının ve mallarının korunmasını, göçmen ödeneğinden geçimlerini sağlayabilmeleri için yardımın yapılmasını, ihtiyaçlarına göre mal ve toprak dağıtılmasını, hükümet tarafından evler yapılmasını, alet ve techizat temin edilmesini, yiyecek ve diğer ihtiyaçlarının sağlanmasını, sağlık durumlarının hergün doktorlar tarafından kontrol edilmesini, hasta, kadın ve çocukların trenle gönderilmesini ve alınması gereken daha pekçok önlemi bildiren emirler yayınlamıştır. Ayrıca, tehcir sırasında Ermenilere karşı herhangi bir saldırıda bulunanların tevkif edilerek, Divan-I Harp Mahkemesine sevk edilmesi ve en ağır şekilde cezalandırılmaları karara bağlanmıştır. Ortaya çıkan can kayıpları ise, savaş sırasındaki çarpışmalar, isyanları önleme girişimleri ve günün koşulları gözönünde bulundurularak değerlendirilmelidir. Savaşın zor şartları altında ve Osmanlı hükümetince kontrol edilemeyen bazı fanatiklerin saldırıları neticesinde çok sayıda Ermeni hayatını yitirmiştir. Ancak bu elbette bir soykırım değildir. Bu gerçek dışı iftira, o yıllarda Osmanlı Devleti ile savaş halinde olan İngiliz ve Fransızlar tarafından bir propaganda malzemesi olarak ortaya atılmış ve günümüze kadar da yine benzeri siyasi amaçlarla taşınmıştır.
 
Kısacası Osmanlı Devleti tarafından Ermenilere karşı bir soykırım gerçekleştirildiğini iddia etmek, tarihi gerçekleri saptırmaktır. Bugün Ermenistan'ın yaptığı da gerçekleri saptırmaktan başka birşey değildir.
 
Ermenistan Devleti'nin politikasını kimler yönlendiriyor?



Petrosyan

Ermenistan SSCB'nin dağılmasının ardından, bağımsızlığını ilan ederken ilerleyen yıllarda nasıl bir dış politika izleyeceği konusunda da ipuçları vermişti. Gerek Egemenlik Bildirgesi'nde, gerekse anayasasında "Ermeni soykırımı" konusuna sıkça vurgu yapılmış, Doğu Anadolu bölgesine yönelik niyetler açıkça ifade edilmişti. Bilindiği gibi Türkiye, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra kurulan tüm yeni cumhuriyetleri hemen tanıdı. Bunların arasında Ermenistan da vardı. Ancak Türk hükümeti Ermeni yönetiminin sergilediği ters tutum ve Ermenistan'ın Azerbaycan işgali nedeniyle bu ülkeyle ticari ilişkiye girmemeyi tercih etti. Özellikle de Ter Petrosyan sonrası iktidara gelen Koçaryan'ın sertlik yanlısı tutumu Türkiye'nin bu politikasında bir değişiklik yapmamasında çok etkili oldu.
 
Zaten Ermenilerin amacı Türk hükümeti ile bir uzlaşma sağlamak değil, Türkiye'ye karşı önce ABD'nin daha sonra da Avrupa'nın desteğini almaktı. Bu nedenle de soykırım iddiası konusundaki propaganda ve lobi çalışmaları artarak devam etti. ABD'da ve İtalya başta olmak üzere pekçok Avrupa ülkesinde bu konuda türlü girişimler yapıldı, pekçok yöntem izlendi. ABD'de bu sene başlattıkları ataklarını seçimlere denk getirmeleri de bu yöntemlerden biriydi. Ermeniler oy güçlerini kullanarak, Amerikan yönetimini zora sokmaya çalıştılar. Bu faaliyetler diasporada olan Ermeniler tarafından yürütülse de, işin arkasında olan gerçekte Ermenistan yönetimidir.



Kocharyan

Ermenistan Parlamentosu, 6 Aralık 1989'da aldığı bir kararla Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki 16 Mart 1921 tarihli Kars Anlaşmasını feshetmiştir. Türkiye ile Sovyetler Birliği ve bununla birlikte Türkiye ile Ermenistan Cumhuriyeti arasındaki sınırları çizen bu anlaşmanın feshi, Erivan'ın Türkiye ile halihazır sınırlarını tanımak istemediğine ve toprak taleplerine zemin hazırladığına işaret etmektedir. Zaten gerek Koçaryan gerekse diğer Ermeni yöneticiler sözde "Batı Ermenistan'ın işgal altında olduğunu " sık sık ifade ediyorlar.
 
Ancak geçmişte olduğu gibi bugün yaşananların arkasında da Rusya'nın varlığını asla görmezden gelmemek gerekir. Çünkü bu bölgede yaşanan her türlü karışılık, Rusya'nın çıkarına olmaktadır. Rusya Kafkasya'da güçlü bir istikrarı ve sorunların hallini kesinlikle istememektedir. Sorunların devamı Moskova'nın bölgedeki nüfuzunu muhafaza etmesine imkan vermektedir. Olası bir Türkiye-Ermenistan yakınlaşması Rusya'nın Kafkasya"daki son kalesini kaybetmesi demektir. Moskova'nın böyle bir gelişmeye izin vermesi kesinlikle mümkün değildir. O nedenle Ermenistan cephesinden yapılan her olumsuz girişimin, düşmanca yaklaşımın altında aynı Osmanlı Devleti'nin son yıllarında olduğu gibi Rusya'nın da etkisi olduğunu bilmek gerekir. Sorun Ermeni ve Türk milletleri arasında yaşanan bir sorun değil, çeşitli ülkelerin ulusal çıkarları çevresinde dolaşan bir çıkmaz halini almıştır. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Türkiye Ermenilerinin tasarı karşısındaki Türk yanlısı tutumu bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır.
 
Ayrıca önemle vurgulanması gereken husus ise tasarının son anda iptal edilmesinin, bu konunun hallolduğu anlamına gelmediğidir. Bu yönetimin son dakika müdahalesi ile engellenen tasarı önümüzdeki dönemlerde tekrar tekrar gündeme getirilecek, belki bu tasarıya diğer hükümetlerden daha fazla önem veren bir yönetimle karşılaşacaktır. O nedenle hiçbir şekilde bu konunun boş bırakılmaması, tasarının engellenmesi için yapılacak olan çalışmaların asla hızını kaybetmemesi çok önemlidir. Türk hükümetince tasarının oylanması sırasında gösterilen kararlı tutumun devam ettirilmesi, Batılı ülkelere Osmanlı gerçeğinin delilleriyle anlatılması, bu konuda uluslararası bir kültürel çalışma yürütülmesi, önümüzdeki yıllarda tasarının gündeme gelmesini şimdiden engelleyecektir. Devlet-i Ali Osmaniye hakimiyetinde asırlar boyunca huzur içinde yaşayan kardeş Ermeni ve Türk halklarının tekrar aynı kardeşliği sağlamaması için hiçbir engel yoktur. Yeter ki gerçekler tüm açıklığıyla dünyaya anlatılsın ve karşılıklı hoşgörü için gereken adımlar atılsın!


 
Dipnotlar
1-ASLAN, Kevork; L'Arménie et les Arméniens, istanbul, 1914
2-Urfalı Mateos, (Mathieu d'Edesse), Chronicles, No:129
3-Nalbantyan, Louise, Armenian-Revolutionary Movement, University of California Press, 1963, sayfa 110-111
4-Mehmet Hocaoğlu, Tarihte Ermeni Mezalimi ve Ermeniler, İstanbul, 1976, s. 570-571
5-Dokuz Soru ve Cevapta Ermeni Sorun, Dış Politika Enstitüsü, Ankara 1989, s.23.
2005-06-22 14:51:31

Türk İslam Birliği için önemli bir adım Kafkas ittifakı

 
Sayın Adnan Oktar'ın çok yönlü ilmi çalışmalarını ve Türk-İslam Birliği'nin kurulmasının aciliyetini ve önemini vurgulayan açıklamalarını takiben, bu birliğin tesis edilmesi yolunda her geçen gün önemli bir gelişme yaşanıyor. Son birkaç ay içinde, Türk Birliği Meclisi'nin kurulması, yapılan D8 ve İslam Konferansı Teşkilatı toplantılarında temel konu olarak İslam Birliği'nin işlenmesi, Müslüman aleminin dört bir yanından    birlik seslerinin yükselmesi, Sayın Ahmedinejad'ın, Türkiye ziyareti sırasında Sünni imamın arkasında namaz kılarak Sünni-şii ittifakını destekleyen tavırları ve açıklamaları bu gelişme-lerden sadece birkaçı…
 
Bu önemli gelişmelere geçtiğimiz ay bir yenisi daha eklendi ve Türkiye, Kafkasya'ya barış ve istikrar getirecek çok önemli bir projenin öncülüğünü yaptı.
 
Sayın Adnan Oktar gerek yazdığı kitap ve makalelerinde gerekse basına yaptığı açıklamalarında, her fırsatta kardeşliğin ve dostluğun önemi üzerinde durmakta, her türlü anlaşmazlık ve sorunun sevgi ve muhabbetle hemen çözüme kavuşacağını ifade etmektedir. Özellikle son dönemlerde çeşitli televizyon kanallarıyla yaptığı röportajlarda, Türk İslam Birliği vesilesiyle tüm dünyaya dostluğun hakim olacağına dikkat çekmekte, bunun için de öncelikli olarak Kafkas İttifakı’nın gerçekleştirilmesi gerektiğini dile getirmektedir.
 
Geçtiğimiz ay Sayın Adnan Oktar’ın uzun yıllardır vurguladığı Kafkas İttifakı’nın gerçekleştirilmesi yolunda önemli bir gelişme yaşandı: Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Rusya'yı ve ardından Gürcistan'ı ziyaretiyle, Kafkas İttifakı olarak adlandırılan proje hayata geçirildi. Bu projenin, Sayın Adnan Oktar'ın Türk-İslam Birliği'nin ilk önce Kafkasya'dan başlayacağını ifade etmesinin hemen ardından gerçekleşmesi ise oldukça dikkat çekici bir gelişmedir. Basında "Türkiye'nin Başarısı" olarak adlandırılan bu önemli ittifak girişiminin temel prensipleri de, Sayın Adnan Oktar'ın açıklamalarında üzerinde durduğu konularla büyük paralellik göstermektedir:
 
• Devletlerin egemen eşitliği ve egemenliğin özündeki haklara saygı,
• Sınırların dokunulmazlığı,
• Devletlerin toprak bütünlüğüne saygı,
• Uyuşmazlıkların barışçı yollarla çözülmesi,
• İç işlerine karışmama,
• Düşünce, vicdan, din ve inanç özgürlükleri de dahil olmak üzere insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygı,
• Devletler arasında işbirliği….
 
SAYIN ADNAN OKTAR'IN ESERLERİNDEN FAYDALANILARAK HAZIRLANAN İLANLARDA TÜRK-İSLAM BİRLİĞİ'NİN NASIL OLMASI GEREKTİĞİ ŞÖYLE TASVİR EDİLMİŞTİR:
 
Türk-İslam Birliği, bir sevgi birliğidir. Muhabbet birliğidir, gönül birliğidir. Bu birliğin temeli, sevgi, fedakarlık, yardımseverlik, merhamet, hoşgörü, anlayış ve uzlaşıdır...
 
Türk-İslam Birliği'nde fikir ve ifade özgürlüğü vardır. Her düşünceden ve inançtan insan hiçbir baskı ve zor ortamı olmadan fikirlerini ifade edebilir. Bu insanların hakları her yönüyle korunur, herkesin düşüncesi hoşgörü ile karşılanır...
 
Türk-İslam Birliği dünyaya barış getirecektir. Türk-İslam Birliği öncelikle Müslüman ülkeler arasındaki anlaşmazlıkları çözüp İslam dünyasına sulh getirecek, öte yandan dünya genelinde çatışma ve savaşı kışkırtan her türlü hareketin karşısında yer alacak, savaşı körükleyen her türlü girişime karşı engelleyici bir güç olacaktır.
 
SAYIN ADNAN OKTAR'IN HAZİRAN 2008’DE AZERBAYCAN TELEVİZYONUNA YAPTIĞI AÇIKLAMADAN BİR BÖLÜM
 
Muhabir: Sizin düşünceniz nedir Azerbaycan’la ilgili?
 
Adnan Oktar: “İki devlet tek millet. Bir kere iki taraf da Türk, iki taraf da Müslüman. Tamamen suni bir ayırım var. Yani Ankara ile Konya’yı ayırmış gibi bir şey oldu. Bu ne kadar mantıklı olursa iki ülkenin ayrı olması da o kadar mantıklı şu an. O Karabağ sorununun Ermenistan ile akılcı görüşmelerle mutlaka bir an önce çözülmesi gerekiyor. Çünkü bu onların da lehine. Yani Türkiye’yi karşısına almak, Azerbaycan’ı karşısına almak, Ermenistan için en son düşünülmesi gereken bir şeydir. En hatalı harekettir. Türkiye’yi de Azerbaycan’ı da kendine dost bilip, yakın bilip onların desteğini araması gerekiyor. Onun için bu Karabağ sorununun bir an önce hallolması çok hayati. Türkiye ile bağı sağlayan yoldur. Çok hayati. Bu olmayacak şey değil. Çok kolay yapılır. Yani diplomatik bir düzenleme ile çok kolay yapılır. Ama azmetmek lazım. Bu yolu açalım. Ermenistan’a biz destek olalım. Ekonomisini canlandıralım. Gelin bizde çalışın. Biz de, sizde çalışalım. Gelin Azerbaycan’da istediğiniz gibi gelişin. Çalışma yapın ne yapıyorsanız yapın. Azeriler de gitsin sizin toprağınızda çalışsın. Ama şurayı bir halledelim. İki devlet bir millet de bir oluşsun.”
 
SAYIN ADNAN OKTAR'IN KONUYLA İLGİLİ AÇIKLAMALARI
 
Denge TV, Nisan 2008
"HERKESİN YİNE DEVLETİ DURSUN, AMA BİR MANEVİ BİRLİK OLUŞSUN. Bir Türk-İslam Birliği. Çünkü bütün Türk ülkeleri de hepsi Müslüman’dır. Büyük bir coğrafyada çok büyük bir denge unsuru olur bu. Bir kere bunun en büyük faydası; terör hemen anında durur. Terör diye bir konu kalmaz. Yani dünyadan silinir terör bir. İkincisi ekonomi müthiş canlanır. Fakat en önemlisi manevi ferahlık ve huzur meydana gelir. Yani herkesin kafası dingin olur. Dinsiz de rahat eder, dindar da rahat eder.”
 
Azerbaycan TV, Haziran 2008
"Bu bir gönül birliği. BENİM DÜŞÜNDÜĞÜM TÜRK-İSLAM BİRLİĞİ'NDE BÜTÜN DEVLETLER MİLLİ DEVLET OLARAK KALIYOR. Bu bir gönül birliği yani bir sevgi birliği, muhabbet birliği ve ortak akıl birliği… Mesela bir yerde bir terör olduğunda ortak karar alıp ortadan kaldırmak. Mesela ekonomik bir çıkmaz olduğunda ortak karar alıp bunu çözmek. Ama burada şiddetli bir aşk gerekir. Şiddetli bir coşku gerekir. Yani öyle resmiyetle olmaz bunlar. Bunlar coşkuyla heyecanla olur. Yani bir ülkeyi kurtarmaya kalkmak. Bir yerde terör olduğunda topluca karar vermek, bunlar aşk gerektirir..."
 
Konya TV, Şubat 2008
Filistin'in kurtuluşu bize bağlı, İsrail’in kurtuluşu da bize bağlı, İsrail de bizle rahat edebilecek durumda, Ermenistan da, Türkistan da, Tacikistan da, İran da, Pakistan da hepsi bizle kurtulacak görünüyor. Fas, Tunus, Cezayir bayram yaparlar Türkiye lider olursa. ONUN İÇİN BU GÖREVİ ARTIK GECİKTİRMEYELİM. TÜRKİYE BU GÖREVE BİR TALİP OLSUN. Bakın kimse itiraz edecek mi? Türkiye çıksın desin, "Biz talibiz bu göreve", "Hayır arkadaş, ben bunu kabul etmiyorum" diyen kimse çıkmayacak. Herkes bunu istiyor."
 
SAYIN ADNAN OKTAR TÜRK MİLLETİ'NİN ERMENİLERE BAKIŞ AÇISINI ŞU ŞEKİLDE ANLATMAKTADIR:
 
"ONLAR DA BİZİM KARDEŞİMİZ, iç içe olalım. Ticaretimiz, sanat çalışmalarımız, kültür, bilim çalışmalarımız iç içe olsun. Sanatta, bilimde, teknolojide, her konuda birbirimize ihtiyacımız var. Niye ayrı gayrı olsun? Beraber üniversiteler kuralım, fabrikalar kuralım, bilim merkezleri kuralım. Biz Ermenistan'da üniversite kuralım, Ermenistan burada üniversite kursun. Bilim gelişsin, sanat gelişsin. Demir perdeler, taş duvarlar devri geçti artık, bunlar yıkılsın." (Azerbaycan Respublica TV, Eylül 2008)
 
"Ermeniler, onlar bizim kardeşlerimizdir. Onlar da bizim canımız inşaAllah. Ermenistan da inşaAllah Türk-İslam Birliği içerisinde yerini alacaktır. Boş yere kendilerini üzüyorlar. BİZ ONLARI KARDEŞ OLARAK GÖRÜYORUZ, DOST OLARAK GÖRÜYORUZ. İnşaAllah Türk İslam Birliği’nin o şefkatli kolları içerisinde onlar da yerlerini bulacaklardır. Huzur içerisinde yaşayacaklardır. Güvenlikleri sağlanacaktır. İnşaAllah. Ermenistan’ın bu güzel jesti, Ermenileri daha çok sevmemize sebep olacak inşaAllah. Dağlık Karabağ’dan çekilecekler, ama buna karşılık da Türkiye’ye de gelecekler, Azerbeycan’a da gidecekler, ticaret yapacaklar, oralara istedikleri gibi yerleşecekler. İsterlerse orada ibadetlerini hür olarak yapacaklar. Fakat bu bir kanayan yaradır. Dağlık Karabağ’ın işgal edilmesi, bunlar çok gereksiz lüzumsuz şeyler… Ermenilere karşı Türkiye’de bir kin ve nefret yoktur. Osmanlı döneminde en güzel, en kilit noktalara Ermeni kardeşlerimiz gelmiştir. En ünlü sanatçılar, en ünlü doktorlar Ermenilerden çıkmıştır. Ehli kitaptırlar. Tertemiz kardeşlerimiz onlar. Bu tip huzursuzluk duymaları son derece yersiz. KARŞILIKLI BİR UZLAŞMA OLSUN. İSLAMIYET’TE AF VARDIR, HIRİSTİYANLIK'TA DA VARDIR. KARŞILIKLI BİRBİRİMİZİ SEVELİM." (Erzincan TV, Temmuz 2008)    
 
Türk milletinin kimseye karşı düşmanca bir duygu beslemediğini belirten    Sayın Adnan Oktar,       geçmişte yaşananların geçmişte bırakılması      gerektiğini, 21. Yüzyılın sevgi ve barış çağı        olduğunu, Türk           milletinin geçmişte   yaşanan her türlü olumsuzluğu       unuttuğunu ve      affettiğini, Ermenilerin de komşularına karşı sevgi dolu, hoşgörülü ve affedici olması gerektiğini dile getirmektedir.
  
KAFKAS İTTİFAKI'NDA ERMENİSTAN
 
Kafkas İttifakı'yla ilgili basında yer alan haberlerde dikkat çeken önemli bir husus da, Ermenistan'a yapılan dostluk çağrısı ve Ermenistan'ın da bu birliğe davet edilmesiydi. Bundan kısa bir süre önce Sayın Adnan Oktar'ın eserlerinden faydalanılarak hazırlanan gazete ilanlarında, Azerbaycan-Türkiye ittifakı anlatılırken, Ermenistan'a karşı izlenmesi gereken politikanın da üzerinde durulmuştu. Bu ilanlarda, geçmişte yaşanılan anlaşmazlıkların bir kenara bırakılarak, geleceğe bakılması gerektiği ifade edilmiş ve her iki tarafın da üzerine düşen sorumluluklar dile getirilmişti. Ermenistan'ın mutlaka dostane bir politika izlemesi gerektiği, komşularıyla iyi ilişkiler içinde olmasının önemi, Türk-İslam Birliği'nin Ermenistan'ın lehine bir gelişme olduğu önemle vurgulanmıştı. 
 
Sayın Adnan Oktar da basınla yaptığı görüşmelerde bu konuların üzerinde önemle durmuştu. Tüm bunların ardından;
 
• Azerbaycan ve Ermenistan arasında, Türkiye'nin önderliğinde, tarihte      benzeri olmayan bir şekilde yakınlaşma başladı.
• Türkiye bölgedeki kültürel ve ekonomik her türlü yatırım ve projeye Ermenistan'ı da davet eden bir politika izledi.
• Ermenistan devlet yöneticileri de    örneğine bugüne kadar pek rastlanmayan dostluk mesajları vermeye başladılar ve mevcut anlaşmazlıkların diplomasi yoluyla çözülmesi gerektiğine yönelik açıklamalarda bulundular.
• Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Ermenistan ziyareti sırasında bu durum daha da belirgin hale geldi. Bu ziyaret sırasında Ermenilerin sözde soykırım iddialarını hiç gündeme getirmemeleri, sözde soykırım anıtının ışıklarını kapatmaları, Ermeni milli takımının armasından Ağrı Dağı sembolünün çıkarılması, Abdullah Gül ve beraberindeki resmi heyete iftar daveti verilmesi güzel gelişmelerdir.
 
Bu tarihi gelişmelerin her biri –Sayın Adnan Oktar'ın da sık sık ifade ettiği gibi- yakın gelecekte bölgede tarihi değişimler yaşanacağının ve Türkiye'nin bu dönemde hayati roller üstleneceğinin açık işaretidir. Allah'ın izniyle Türk-İslam aleminin Türkiye'nin önderliğinde tam anlamıyla birlik olması vakti artık çok yakındır ve bu birlik yalnız İslam coğrafyasına değil, tüm dünyaya güzellik sunacaktır.
 
SAYIN ADNAN OKTAR GÜRCİSTAN VE RUSYA ARASINDA YAŞANAN OLAYLARI NASIL YORUMLADI?
 
Türk-İslam Birliği’nin özellikle Ermenistan, Gürcistan, Rusya gibi ülkeler başta olmak üzere tüm bölgede güzellik ve aydınlığa vesile olacağını yıllardır birçok röportajında vurgulayan Sayın Adnan Oktar, Gürcistan ve Rusya arasında son dönemde gerçekleşen olayların gerçek kökenini de şöyle açıklamaktadır:
 
Azerbaycan Respublica TV, Eylül 2008
 
“Durduk yere Gürcistan Devlet Başkanı Saakaşvili’ye birileri bir şeyler fısıldıyor ve ortalık karışıyor. Rusya yapmadı bunu. Bunu yapan masonluktur. Çok açık bir masonik plan bu. İttihak Terakki döneminde Darwinizm’in ortaya çıkmasıyla bu fitne ruhu başladı. Osmanlı’nın gerilemesi de bu Darwinizm’in ortaya çıkmasından sonra şiddetlenmiştir biliyorsunuz. İnançsızlık, imansızlık bazı Osmanlı aydınları arasında yayılınca “Ne yapalım? Ne edelim? İslamiyet’le bu iş olmaz” dediler haşa. Ondan sonra inançlarını kaybedip Türk İslam ahlakını kabul etmediler. Ve Osmanlı kardeşlik anlayışını da ortadan kaldırmış oldular. Yani Osmanlı’yı dışarıdan yıkmadılar, içeriden yıktılar. İçerideki ve dışarıdaki masonların iş birliğiyle yapıldı bu. Fakat şu anda da bu Osmanlı ruhu içerisinde hiçbir ülkenin dışlanması doğru değil. Rusya’da yalnızlık korkusu var. Yalnızlığa itilme korkusu var. Bu bir savunma refleksi. Genelde kimin bir projesi varsa Rusya’yı dışlayan bir üslup kullanıyor. Bu doğru değil. Rusya büyük bir zaman diliminde Müslümanlara sıcak ve sevecen davranmıştır. Halen de Rusya’nın Müslümanlara karşı bağlılıkları ve onlara verdikleri hürriyetler ortada. İslam’ı ve Kuran’ı destekleyen politikaları çok ortada. Ben bizzat şahidim, çok gördüm. Böyle bir devleti yalnızlığa itmek sanki onları ölüme itiyor gibi olur. Ve bu çok yanlış olur. Her olayda Rusya’yı da olayın içine alan bir üslup olması lazım. Yani ülke dışlama politikasından vazgeçilmesi lazım özetle. O zaman ortalık sakinleşir. Bunun kökeninde İslam ahlakının tam yaşanması, sevginin çok şiddetli olması var. Karşı taraf tabii ki kin ve nefret içinde olabilir Allah diyor ki ayette, şeytandan Allah’a sığınırım: “İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir.” (Fussilet Suresi, 34) Rusya’ya ısrarla sevgi ve saygı gösteren bir ülkeye Rusya terslik yapmaz. Ben buna inanmıyorum. Yaparsa da zaten Allah karşılığını verir. Öyle bir şey olmaz.”
 
 
 

 
Azerbaycan TV, Haziran 2008
 
“Her iki tarafta da sertlik var buna hiç gerek yok. Araya hemen bu tip durumlarda hakem konur ve olay hemen en makul şekline gelir. Kan dökmeye, olay çıkartmaya gerek yok. Yazık değil mi oradaki insanlara… Yaşlı insanlara, çocuklara büyük bir dehşet yaşatıldı. Bunların hiç olmaması gerekiyordu. Ama burada yapılacak en güzel şey şudur: Gürcistan’ın “Türkiye ile biz birleşelim” demesi lazım. Olay kökten halledilecek bir şey. Diyecekler ki iki devlet bir millet olarak Türkiye ile birleşelim. Biz Gürcüleri Türk kabul ediyoruz. Osetyalılar, Abhazlar kendileri nasıl isterse… Her ülkeyi, her topluluğu kendi haline bırakmak lazım, diyorlarsa “Biz Rusya’ya bağlı kalmak istiyoruz.” kalsınlar. Yani Rusya asil, aklı başında bir devlettir. Onlardan bu anlamda bir zarar gelmez. Beraber olmak istiyorlarsa olsunlar. Ama Gürcüler de Türklerle birlikte olmak birleşmek istiyorlarsa bu da olsun. Çok güzel olur.”
 
TÜRK-İSLAM BİRLİĞİ'NİN KURULMASININ BÖLGEDEKİ TÜM ÜLKELERİN LEHİNE BİR GELİŞME OLDUĞUNU ANLATAN SAYIN ADNAN OKTAR ŞÖYLE SÖYLEMEKTEDİR:
 
"Bu güç onların aleyhinde olmayacak ki. Yani, Rusya'nın daha zenginleşmesi demektir. Ermenistan'ın daha zenginleşmesi demektir. Ermenistan'da Rusya'da yeni yeni fabrikalar, yeni yeni tesisler demektir. Azerbaycan'ın petrollerinin, Türk petrollerinin, Türk madenlerinin Rusya'ya, Ermenistan'a satılması demektir ve onların her türlü imkanının daha çok artması demektir. Pazarları genişler, ticaretleri genişler. Askeri yönden risk kalkar çünkü Rusya'ya karşı düşman bir tavrı yok Türkiye'nin. Dost tavrı var." (Azerbaycan Gazete 525, Ağustos 2008)
 
 

 
 
"Bunun sonucunda Ermenistan zengin olacak, rahatlayacak, şu an fakir ve çok güçsüz, sanayileşmesi de çok zayıf ve huzurlu değiller. Ermenistan'da sıkıntı çok uzun süredir devam ediyor. Azerbaycan'la Türkiye’nin birleşmesi sonucunda Ermenistan şu halinin kat kat fazlası zengin olur ve çok rahat eder. Çünkü Türkiye orada yatırım yapacak, Azerbaycan orada yatırım yapacak, Avrupalı yatırımcılar orada yatırım yapacaklar. Ermenistan tanınmayacak şekilde hem zenginleşecek hem ileri gidecek, sanayide, sanatta, bilimde alabildiğine gelişmiş olacak. Bunu ister Ermenistan. Türkiye ve Azerbaycan birleşmesi Rusya ve Ermenistan'a karşı bir tehdit değil, bilakis tehdidi ortadan kaldıran, onları güvenceye kavuşturan bir sistem." (Azerbaycan Statenews, Ağustos 2008)  
   
Kafkasya’nın Jeopolitik Önemi Nedir?
 
Kafkasya, öncelikle Avrupa ve Asya'yı birbirinden ayıran sınır bölgesidir. Bu açıdan askeri bir önem taşımaktadır. Tarihte Asya'dan Avrupa'ya yapılmak istenen bütün askeri harekatlar Kafkasya üzerinden yapılmıştır. Günümüze kadar var olan birçok büyük devlet, sınırlarını bu coğrafyaya dayandırarak, doğal bir savunma barikatına sahip olmak istemiştir.
 
Aynı zamanda Kafkasya, Orta ve Batı Avrupa ile Ön Asya arasındaki ticari ve kültürel alış verişi sağlamaktadır. Bütün bu etkenler, bölgenin yüzyıllar boyunca çok değişik milletlerin işgaline uğramasına ve böylelikle de çeşitli medeniyetlerin gelişmesine sebep olmuştur.
 
Doğal zenginliklere sahip olması ve coğrafyası sebebiyle Kafkasya, her zaman bir çatışma ortamı olmuştur. Bölgeyle ilgili ileriye yönelik hedefleri olan devletler de buradaki siyasi istikrarsızlığı desteklemişlerdir. Bu durumun tek istisnası, Osmanlı Devleti Nizamı'nın bölgeye hakim olduğu dönemdir. Bu dönemde, coğrafi şartlarla bölünmüş olan etnik yapıda asla bir sorun yaşanmamış, aksine bölge halkları, Devlet-i Aliye'yi (Osmanlı İmparatorluğu’nu) oluşturan en temel unsurlar olmuşlardır. Bu bakımdan bölgenin Türk tarihinde çok farklı bir yeri vardır.
 
 “Enerji Koridoru” Ne Demektir? Neden Uluslararası İlişkilerde Belirleyici Rol Oynar?
 
Bugün dünya üzerindeki petrol kaynaklarının belli başlı iki sahada bulunduğunu görüyoruz. Bunlardan birincisi Ortadoğu'daki petrol havzaları, diğeri Orta Asya'daki petrol havzalarıdır. Petrolün kaynak olarak öneminin yanında, ihtiyaç duyulduğu pazara ulaştırılması da önemli bir sorundur. Gerçekten de Orta Asya'daki petrol kaynaklarından, Avrupa'ya petrol sevkiyatı uzun ve güç bir işlemdir. Enerji kaynaklarıyla tüketim merkezlerini buluşturan boru hatları, geçtiği güzergahları da önemli hale getirmektedir. Bu işlemin yapıldığı güzergahı elinde tutan devlet, çok büyük bir askeri ve ticari gücü elinde tutuyor demektir. Kafkasya'nın önemi, bu noktada ortaya çıkmaktadır.
 
Petrolün uluslararası siyasetin ilkelerini belirlemeye başladığı 20. yüzyıla kadar; Kafkasya, doğudan batıya uzanan Kürk ve İpek Yolu ticaretinin ana güzergahıydı. Enerji kaynaklarının egemenliğine dayalı bir siyasi anlayışın dünya siyasetine yerleşmesiyle, Hazar havzası ve Orta Asya'dan Avrupa'ya nakledilen doğalgazın ve petrolün geçiş yolundaki enerji koridorunun önemi artmıştır. Dolayısıyla Kafkasya'nın bir petrol havzası olmasının yanı sıra Basra Körfezi'ni de kontrol eden jeopolitik bir konuma sahip olması, "neden Kafkasya" sorusunun da cevabı olmaktadır.
 
Türkiye Neden Enerji Koridorunun Anahtar Ülkesidir?
 
Türkiye Devleti, enerji kaynakları son derece zengin olan ülkelerle sınır durumundadır. Dünya üzerindeki ispatlanmış petrol ve gaz rezervlerinin dörtte üçü Türkiye'nin çevresindedir. Doğalgaz ve petrol zengini olan Orta Asya ve Ortadoğu ülkeleri ile enerji ihtiyacı olan sanayileşmiş Batı ülkeleri arasında, Anadolu yarımadasının en güvenli koridor olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir. Bu da Türkiye'yi 21. yüzyılın "enerji koridorunun anahtarı" yapmaktadır. Ülkemizin enerji yataklarının, doğal geçiş kapısı olma özelliğine sahip olması, ülkemize yaşanan ekonomik daralmayı aşma fırsatını da sunmaktadır.
 
Bunun yanında Türkiye, Kafkaslar'da istikrarı sağlayabilecek tek ülkedir. Bölgeyle olan etnik, dil ve kültürel bağları halen devam etmektedir. Kafkas halkları da Osmanlı Nizamı'nın bölgede sağladığı güven ve huzur ortamına özlem duymaktadırlar. Bunların yanı sıra Türkiye Cumhuriyeti topraklarında da çok yüksek rakamlarda Çeçen, Gürcü ve Abhaz gibi Kafkas asıllı vatandaşlarımızın yaşadığı düşünülecek olursa, bölgedeki gerginliğin çözümünde Türkiye'nin çok aktif bir rol oynamasının gerekliliği daha iyi anlaşılır.
2008-10-27 12:10:25